Tacirli Köyü Sitesi
İsmail YARAY -Öğretmen
1968 yılında Iğdır’ın Tacirli Köyünde doğdu. İlk öğrenimini aynı köyde yaptı. Orta ve lise öğrenimini, Iğdır'da tamamladı. 1989 yılında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Fakültesi Sınıf Öğretmenliği bölümünü okudu. Üniversiteden mezun olduktan sonra, 11/03/1994 yılında Samsun’un merkeze bağlı Üçpınar Köyü Yavşan Mezrasında İlk görev yerinde öğretmenliğe başladı. Görevinin ikinci yılında evlendi. Burada Üç yıl çalıştıktan sonra, Kahramanmaraş Merkez Süleymanlı İlköğretim Okuluna tayin oldu. Bu okulda iki yıl öğretmenlik, iki yıl müdür yardımcılığı ve yedi yılda müdürlük yaptı. 10/05/2007 tarihinde Kahramanmaraş Merkez Şerefoğlu İlköğretim Okuluna müdür olarak atandı. Hala bu görevi yürütmektedir.On yaşında Ozan Can adında bir oğlu, iki yaşında Ezgi ve altı aylık Esma adında iki kızım var. |
_________________________________________________________________
AŞKIN DENİZ BEN SANDAL
Aşkın bir deniz bense bir sandal.
Çembere almış beni, nedir bu hal?
Sahilden alıp sürüklüyor manasızca.
Aşkın bir deniz bense bir sandal.
Bazen bulut kümelerini toplar başına.
Dev dalgalarla sahile vurur beni, toprağına, taşınan.
Gök, deniz yerinden oynar, fırtınalar kopar.
Sanki dünya değil, her yer adeta cehennem kokar.
Aşkın bir deniz bense bir sandal.
Almış beni pençesine bir kere.
Ölüp, ölüp diriliyorum, her gün bin kere.
Sürükler beni, denizin ufuklarla birleştiği yere.
Aşkın bir deniz bense bir sandal,
Bu aşk beni bir gün deli, divane eder.
Yalvarırım dur artık çektiklerim ölümden beter.
Senin aşkın bende ancak ölümle biter.
Aşkın bir deniz bense bir sandal,
İsmail YARAY
------------
GELİN Mİ OLDUN?
Söyle be sevdiğim gelin mi oldun?
Seveni terk edip elin mi oldun?
Ey hayırsız kimin seveni oldun?
Gözlerin kör olsun, gelin mi oldun?
Sevmek dediğin şey bumuydu senin.
Benden daha çok yok seni sevenin.
Gözü kör olsun ihanet edenin.
Kalbine taş dolsun, gelin mi oldun?
Kim bilir ellerin kimin boynunda.
Sarılıp yatarsın elin koynunda.
Dolanıp durursun aşkın oynunda.
Yüzün hiç gülmesin, gelin mi oldun?
Nasıl hiçe saydın sen aşkımızı.
Delice severdik birbirimizi.
Sevgiyle doldurmuştuk kalbimizi.
Gönlüne dert dolsun, gelin mi oldun?
Beyaz gelinlikle görmek isterdim.
Kavuşmamız için dua ederdim.
O gün gelir diye ümit beklerdim.
Ümitlerin bitsin, gelin mi oldun?
Sana adamıştım ben bu kalbimi.
Ama bağladın sen iki elimi.
Taşlara gömdüm kendi kendimi.
Mezarın taş olsun, gelin mi oldun?
Allah’ tan dileğim yüzün gülmesin.
Ne derdin varsa kalbinden silmesin.
Benim gibi, dert üstüne dert versin.
Dert sana mal olsun, gelin mi oldun?
Dünyada gülmeyen yüz senin olsun.
Gönlünde güllerin sararıp solsun.
Eller dostun değil düşmanın olsun.
Feryadın duyulmasın, gelin mi oldun?
Tutmasın ellerin, kalem tutmasın.
Kör olsun gözlerin bir şey görmesin.
Kırılsın dizlerin yollar gitmesin.
Çürüsün bedenin, gelin mi oldun?
İsmail YARAY
ANNELER GÜNÜ :
ANA
Doğa anayla başlar. Kâinatın var oluşu anayladır.
Ana; üretkendir. Üretir yok etmez.
Ana; merkezdir, Doğada her şey onun çevresinde şekillenir.
O olmadan doğa var olamazdı.
Ana; toplumun kültür bekçisidir.
Tüm değer yargılarını ailede yaşatır.
Ana; toplumun geleceği ve aydınlık yoludur.
Analar toplumları aydınlığa taşır.
Ana; bir ülkenin aynası ve mihenk taşıdır.
Toplumların geleceği onun elindedir.
Ana; ailenin direğidir.
Aile onunla ayaktadır.
Ana; bir meşaledir, geleceğe giden yolu aydınlatır.
Ana her şeydir.
Biz onunla varız.
Yeryüzünde bu kadar kıymetli olan bu varlığa karşı günümüz toplumlarının çoğunun gerekli değeri ve saygınlığı göstermediği kanısındayım. Çünkü bu kıymetli varlıklara karşı ne yapılırsa azdır. Diye düşünüyorum. Biz Anadolu insanı, değer verdiğimiz kişilerin uğruna seve, seve canımızı veren bir yapıya sahibiz. Analarımızı her zaman baş tacı bilmişiz. Bizi batıdan ayıran özelliklerimizin başında; değer yargılarımız gelir. Bu değer yargılarımızın başında gelenek-göreneklerimiz ve bunun içinde yer alan kültürel varlıklarımız gelmektedir. Kültürel varlıklarımızın ve değer yargılarımızın oluşumunda, gelişiminde, yaşanmasında ve korunmasında temel harcı oluşturan ve olmazsa olmazı olan öğe anadır. Ülkemizde birçok örneklerini gördüğümüz gibi, anasız büyüyen çocukların, anne sevgisinden mahrum kalan çocukların hayatta yaşadıkları ya da karşılaştıkları zorlukları hepimiz biliriz.
Çocuklar toplumların gelecekleridir. Çocuğun yetişmesi ve geleceğe hazırlanması bakımından annenin rolünü hiç kimse göz ardı edemez.
Bir toplumu yok etmek, o toplumun kültürünü ve aile yapısını bozmaktan geçer. Bizim aile yapımızın batı toplumlarından farklılığı, Anadolu kadını dediğimiz başımızın tacı olan analarımızdan kaynaklanmaktadır. Asırlardır aile kültürümüzü ayakta tutmuş bozulmasına izin vermemiştir. Ana koruyucudur, ailesini korur. Kültürümüzü yaşatır ve bozulmasına asla izin vermez. Aile kültürümüzü aile içerisinde en iyi şekilde temsil edendir. Anadolu kadınının farkı buradadır. Geleceğimiz olan çocuklarımız, gençlerimiz ananın ninnileri ile büyür onun vereceği kültür değerlerimizle yoğrulup, hayata hazırlanırlar. Toplum olarak geleceğimiz, analarımızın teminatı altındadır. Geleceğimizin şekillenmesinde en önemli rol ana üzerindedir. Toplum olarak ana kutsaldır. Sözünün önemini bilmemiz gerektiği kanısındayım.
Her dinde olduğu gibi dinimizde de kadına önem verilmiştir. İslam dininde kadına hele anaya ayrı bir değer ve saygınlık gösterilmiştir. Peygamber efendimiz de;
-‘Cennet Anaların Ayakları Altındadır’
Sözleriyle bunu açıkça buyurmuşlardır.
Her şeyimizle muhtaç olduğumuz ve bizim için kutsal olan analarımızın, günümüz toplumundaki yeri ve önemi sizce nedir? Ve ne olmalıdır? Tabi ki çağ değişiyor biz insan olarak değişeceğiz. Kendimizi geliştireceğiz. Günümüzde teknolojik gelişmeler o kadar hızlı gelişiyor ki ayak uydurmakta insan zorluk çekiyor. Hızlı bir değişim sürecinde olan bu teknolojik olaylar karşısında geri kalmamak için çok çalışıp kendimizi değişimlerle beraber özümüzü koruyarak çağa ayak uydurmalıyız. Hızla değişen bu dünyada geri kalmamak için bakış açılarımızı, değer yargılarımızın üzerine çağın yeni değerlerini ekleyerek geliştirip değiştirmeliyiz. Yerimizde saymamalıyız. Dünyada olup bitene ve tüm gelişmelere duyarlı olup, eleştirilere açık olmalıyız. Yoksa hatalarımızı görmez ve kendimizi yenileyip geliştiremeyiz. Bunu yapamadığımız zaman da bilinçsiz ve geri kalmış bir toplum haline geliriz.
Devletler, büyük şirketler vb. kurum ve kuruluşlar ileriye yönelik yaptıkları planları artık beş on yıllık değil de bir bilemedin iki yıllık olarak yapmak zorundalar. Şu an, yeni çıkan bir teknolojik gelişmenin birkaç ay sonra demode olduğu bir ortamda yaşıyoruz. Bu hızlı değişim ortamında yer almak için çok çalışıp kendimizi sürekli yenilemeliyiz. Böyle bir ortamda değer yargılarımızı koruyarak, insanlarımızı çağı yakalama ve çağın nimetlerinden faydalanma becerilerini geliştirmek için fırsat vermeli ve onlara destek çıkıp çağa uygun eğitim alma olanaklarını sağlamalıyız.
Peki, geleceğimizin mihenk taşı dediğimiz analarımıza yönelik ülke olarak millet olarak bizler ne yapıyoruz. Biraz düşünmek gerekiyor. Bu kadar kıymetli bir varlığın yaşam standartlarını ve çağın nimetlerinden daha etkin yararlanmasını sağlamalıyız. Onlara destek çıkmalıyız. Eğitim programları geliştirip okuma yazma oranını çağın normlarına getirmeliyiz. Kadının hor görüldüğü, itilip kakıldığı, işkence ve şiddete maruz kaldığı, törelere kurban edildiği bir ülke imajından artık kurtulmamız gerekiyor. Daha üç dört gün önce basında da yer aldı. Belki sizlerde tanık oldunuz. Trafik kazasında pırıl pırıl daha yirmi yaşlarında genç kızını trafik magandasına kurban veren bir ananın dramına tanık olduk. Ananın feryatları sadece acısından kaynaklanmıyor, sanığa hiçbir ceza vermeyen ve mahkeme kararıyla serbest bırakan köhnemiş sistemden ve uğradığı haksızlıktan kaynaklanıyordu. Bu ülkede haklılığını ispatlamak için, adaleti adaletin kapısında aramağa giden ana, kapıda itilip kakıldı ve yerlerde süründürülerek kapı dışarı edildi. Çünkü zanlı birilerinin yeğeni ya da oğluydu.
Maalesef ülkemizdeki siyasetçilerin genelinde aynı umursamazlık var. Kimse cesaretle problemlerin üzerine gidemiyor. Toplum olarak aslında herkes elini taşın altına sokmak zorunda. Yoksa bu köhnemiş siyasi düşüncelerle bir yerlere varılamayacağı aşinadır. Kadın, ülkemizde olduğu gibi dünyanın birçok yerinde de zorluklarla mücadele ediyor.
-‘Analar, bakın adınıza gün düzenliyoruz’ deyip, iki nutuk atıp ertesi gün her şeyi unutmamalıyız. Kadınlarımızın problemleri formaliteden adlarına gün düzenleyerek çözülecek gibi değildir. Sorunun temeline bakmak lazım. Hem adlarına düzenleniyormuş izlenimi verilen günün, aslında ekonomik rant peşinde koşan fırsatçıların ve uyanık esnafların günü haline gelmiştir.
Artık ucuz siyasi manevralar peşinde koşmamalıyız. Gerçekçi olmalıyız. Ülke olarak problemlerimize sahip çıkmalı ve çözüm üretme yolları oluşturmalıyız. Biz, toplum olarak kendi kadınımıza laik olduğumuz değeri yeniden kazandırmalıyız. Ülkemizde Anadolu kadını dediğimiz analarımızın gerçekten çok zor şartlar altında yaşadığını hepimiz biliyoruz. Onları anlamamız, sıkıntılarına ortak olup, feryatlarına kulak vermemiz gerekiyor. Ülkemizde yıllardır devam eden bu savaş oyunlarının biran önce bitmesini diliyorum. Doğuda, batıda, kuzeyde, güneyde hiç fark etmez, bu kirli savaşa alet edilen tüm gençlerimizin acılarını yüreklerinde his eden herkesin, analarımızın kanayan yaralarına merhem olacak barışın ülkemiz topraklarına gelmesi için çaba göstermesi gerektiğine inanıyorum. Her cenazenin arkasından feryatlarını duyduğumuz analarımızın artık feryatlarını dindirecek, bir daha yüreklerine kor düşürmeyecek, bu kanı durduracak cesaretli siyasetçilere ihtiyaç vardır.
Hızla küreselleşen bir ortamda hiç kimse yalnız değildir. Çünkü dünyanın neresinde olursa olsun olacak bir felaket, sıkıntı ya da olumsuzluklar hepimizi derinden etkiler. İnsanımıza sahip çıkmalı ve bu işleri başkalarına bırakmamalıyız. Kendi insanımıza devlet olarak, hizmeti bir borç bilmemiz gerekiyor. Devlet vatandaşın refah ve mutluluğu için vardır. Ana gibi kutsal bir varlığın refahı ve mutluluğu için, hem toplum hem de devlet olarak, gerek ekonomik gerekse sosyal ve kültürel tüm olanaklar seferber edilmelidir. İnanın ülkemizdeki birçok problemler gibi kadınlarımızın problemleri de çözülmeyecek problemlerden değildir. Yeter ki dünyaya bakış açılarımızı değiştirip dünyanın tek pencereden bakıldığı gibi olmadığı daha nice güzelliklerin olduğu ve bunların bir kültür zenginliği olduğunu bilelim. Bunu yaptığımız vakit tüm sorunların üstesinden geleceğimiz kanısındayım.
Anaların itilip kakıldığı, hor görülüp işkenceye maruz kaldığı ve törelere kurban edildiği, ana feryatlarının hiçe sayılıp duyulmadığı bir toplumda yaşıyoruz. Bende böyle bir toplumda yaşadığımdan dolayı inanın bazen kendimden utanıyorum. Analarımıza sadece bu özel günlerinde değil de bir ömür boyu ne yapılırsa azdır. Bu vesileyle, büyük küçük tüm anaların ellerinden öpüyorum. Günlerinin amacına uygun ve problemlerine çözüm olmasını diliyorum. Gününüz kutlu, yüreğiniz neşe ve sevinçle dolsun. Mutluluğunuz daim, saygı, sevgi ve hoş görünün hâkim olduğu herkesin kardeşçe beraber yaşadığı bir dünyada yaşamanız dileğiyle, saygı ve selamlarımı sunarım.
11.05.2008
İsmail YARAY
ANAM
Yıllardan beri hasretinle yandım.
Ben, sen olmadan da yaşarım sandım.
Bilmeden sevgisiz kalbime kandım.
Yollarını gözler dururum anam.
Gönlümde huzur gözlerimde nurusun.
Her an kalbimde dolanır durursun.
Affet beni, geri gel ne olursun.
Sensiz yaşanmaz bu dünyada anam.
Dokuz ay taşıdın beni karnında.
Dertlerime derman oldun anında.
Bırak tutunup kalayım dalında.
Sensiz tutunur dalım mı var anam.
Ağlarım maziyi hatırladıkça,
Hasretin dört bir yanımı sardıkça,
Biz böyle ayrı yerlerde kaldıkça,
Yaşayamam ben, yaşayamam anam.
Kurumuş nehirler gibi durmuşum.
Koparılmış bir gül gibi solmuşum.
Hasretinle ben, deliye dönmüşüm.
Çölde serap görür gibiyim anam.
Gel alsın beni, sinene kolların
Okşasın saçımı nasırlı ellerin,
Tekrar uyutsun beni o ninnilerin.
Kucağını özledim, özledim anam.
Ter kokan, toprak kokan güzel tenin,
Kanayan yarama merhemdir benim.
Yeter ki affet, al bu canım senin,
Seninle olmak var olmakmış anam.
Sarılıp doyunca öpeyim diyorum.
Söküp kalbimi vereyim diyorum.
Affettiğini göreyim diyorum.
O ana, canımı vereyim anam.
11.05.2008
İsmail AYARAY
GÖRMEYELİ HİÇ DEĞİŞTİN Mİ?
Seni görmeyeli aylar yıllar oldu.
Penceremde güller sararıp soldu.
Dert kederdir aşkın içime doldu.
Yar görmeyeli hiç değiştin mi?
Bu ayrılık canını fazla sıkar mı?
Bir gün kavuşursak kalbin benden bıkar mı?
Ceylan gözlerin yine sımsıcak bakar mı?
Yar görmeyeli hiç değiştin mi?
Eskisi gibi güller açar mı yanaklarında?
Konuştuğun zaman ballar akar mı dudaklarında?
Acep aşkım saklı mı kalbinin odaklarında?
Yar görmeyeli hiç değiştin mi?
Yine ceylan gibi salınıp gezer mi sin?
Seni görenlerin yüreğini ezer mi sin?
Beni ömrüm boyunca sev desem sever mi sin?
Yar görmeyeli hiç değiştin mi?
İsmail YARAY
İlk.Öğrt.Okul Müdürü
BEN CANSIZ BİR HAYALMIŞIM
Yıllar yılı ben sizleri hep kalbimde bildim.
Gurbete, ızdıraba, derde yılmadan göğüs gerdim.
Her an kudurmuş köpeklerin ayakları altında idim.
Rüzgarın sürüklediği toz toprak gibi sokaklara serildim.
Bir an olsun hayatın zorlu engellerini gözümden sildim.
Çırpındım kendimi bulmak için, kimliğimi bulamadım.
Paramparça olmuş benliğim, özümü azda olsa bilemedim.
Nedense uyutulduğumun farkına çok geç varabildim.
Süründüm ben cehaletin oyunuyla itildim, ezildim.
Şimdi anlıyorum ki, beni benden alan ancak benidim.
Ve gün geldi bu ızdıraplı uykudan irkildim.
Sanki günahsız çocuklar gibi yeniden dünyaya geldim.
Meğerse ben cansız bir hayalmışım, farkına vardım.
Canım canımdan da öte sevdiklerim, anam, babam, kardeşlerim,
Dostum, sevgilim, arkadaşlarım, bu gün sizleri yine andım.
Ve ben, bu cansız hayalimle sizleri görmeğe geldim.
İsmail YARAY
ÖYKÜ :
| BOZO 1914–1915 Ermeni olaylarında önemli bir yere sahip olan Süleymanlı (Zeytun) kasabası. Çete savaşlarının verildiği o dönemde, bu bölgede tutunamayan Ermeniler bölgeyi terk eder. Ermenilerden boşalan bu yerleşim birimine Selanik’ ten göçmenler getirilip yerleştirilir. Hikâyemiz, çeşitli kaynakların söylemlerine göre o dönemlerde 12 bini Ermeni, 8 bini Türk olmak üzere toplam 20 bin nüfusun yaşadığı 4.000 haneli ve Halep’ e bağlı bir kasaba iken şimdi ise bir köy olan Süleymanlı (Zeytun) da geçiyor. Köy iki vadi arasında aşağı doğru inen bir yamaca kurulmuştu. Köyün batı tarafından Zeytun, doğu tarafından ise Abaza dereleri bulunurdu. Coşkun akan bu dereler köyün hemen altında birleşir Menzelet barajına büyük bir su kaynağı olarak akardı. Baharda köy bu iki vadi arasında yeşilin içinde adeta kaybolurdu. Süleymanlı, suları ve doğal güzellikleri ile eşsiz bir yerdi. Arazinin engebeli olması nedeniyle yapılan işlerin hemen tümü hayvan gücüne dayanıyordu. Hayvanları tüm işlerde kullanıyorlardı. Bu hayvanlarla çift sürüp yük taşıyor, ayrıca ulaşımda da kullanırlardı. İş böyle olunca da hayvanın değeri de artıyordu. Lojmanıma hemen yanında köyün, asma bahçeli küçük bir kahvesi vardı. Kahve sahibi Mustafa Dayıyla, asmanın altına bir masa ve birkaç sandalye atar, orada oturur sohbet ederdik. Beş kızı ve bir oğlu olan Mustafa Dayı, çocuklarının hepsini evlendirdi. Yalnızca evde bir kızı kalmıştı. Kızı Merve ve eşi Rukiye Teyze ile beraber yaşıyordu. Mustafa Dayı, muhalif bir adamdı. Her şeye muhalefet ederdi. Kimsenin fikrini kolay, kolay beğenmezdi. Bazen; —Bu muhacir milletinin içinde benim gibi düşünen kimse yok, diye yakınırdı. Gençliği çok hareketli geçmiş, çok cesurmuş. Köylüler; Zeytun deresinde suya kapılan koskoca öküzü beline ip bağlayarak nasıl kurtardığını hala anlatırlardı. Bu olaydan sonrada adına deli Mustafa demişler. Çünkü Zeytun deresinin o azgın sularına kimse cesaret edipte içine giremez. İlerlemiş yaşına rağmen Mustafa Dayı, hala çalışırdı. Sinirlendiği zaman çok acımasızlaşır ve kimseyi dinlemezdi. Öyle herkesi beğenmez, kolay, kolay kimseyi dinlemez kendi bildiğini okurdu. Eskide Trabzon’dan birçok aile getirilip yerleştirilen Hacıibrahimuşağı Köyü, Süleymanlının hemen karşısındaydı. O köyde Galip adında akli dengesini yitiren biri vardı. Birkaç kelime dışında konuşamazdı. Galip, babası tarafından zincire vurulurdu. Çünkü çevreye bazen zarar verebiliyordu. 17–18 yaşlarındaydı ama yaşını hiç göstermiyordu. Bazen kaçar bizim köye gelirdi. Onun köye gelişini çocuklardan öğrenirdik. Çünkü o gelince çocuklar sağa sola kaçışır sığınacak delik ararlardı. Galip’ ten çok korkarlardı. Galip, gördüğü kişilerden sigara isterdi başka bir şey almazdı. Gördüğü kişiye tek söylediği şey; —Emmi sigara ver. Cümlesiydi. Sigarayı paketle de versen içinden bir tanesini alır diğerini atardı. Sigara ve çayı çok severdi. Köye gelir gelmez mutlaka Mustafa Dayının kahvesine uğrardı. Mustafa Dayı Kahveye gelmesin diye Galip’ i bazen çok kötü döverdi. Ama gidip beş dakika sonra tekrar geri gelirdi. Bir gün yine asma altında oturuyoruz. Galip geldi. —Emmi çay. Dedi. Mustafa Dayı ona bir bardak çay verdi. Çayını içti. Kahvede oturanlardan biri, bir sigara verdi. Mustafa Dayı, Galibi oradan uzaklaştırdı. Galip’in çay içtiği bardağı da kırıp attı. Birkaç dakika sonra Galip tekrar geldi. Mustafa Dayı sinirlendi. —Gel otur ben sana çay getireyim. Dedi. Mustafa Dayı, İçerden bir bardak çayla çıktı —Otur dedi. Galibe. Galip çayı görünce hemen yere bağdaş kurup oturdu. Mustafa Dayı. —Aç ağzını. Dedi. Galip, açmadı, elini uzattı bardağı istedi. Mustafa Dayı. —Aç ağzını aç ben sana içireceğim dedi. Zavallı Galip, ağzına kaynar su döküleceğini bilse ağzını hiç açarmıydı. Galip ağzını açtı, Mustafa Dayı, o kaynar çayı Galip’ in boğazından aşağı döktü. Galip yerden fırladı. Mustafa Dayı sopayla vura, vura oradan uzaklaştırdı. Galip o gün bir daha gelmedi. Ben olaylar karşısında şok olmuştum. —Dayı keşke öyle yapmasaydın dedim. Sesini çıkarmadı. Sonra Galip’e küfür ede, ede bardağı alıp içeri girdi. Bu olaydan birkaç gün sonra, Mustafa Dayı’nın evli üç çocuk sahibi bir kızı düşüp kafasını çarpmıştı. Zavallı, hafıza kaybına uğradı. Kızı Maraş’ta oturuyordu. Böyle hastalanınca eşi de kendisinden soğudu bakmaz oldu. Alıp köye getirdiler. Mustafa Dayı, eşi Rukiye Teyzeyle beraber akli dengesini yitiren kızlarına bakmak zorunda kalmışlardı. Mustafa Dayı, bazen kendi kendine söylenirdi; —Benim Galip’e yaptıklarımdan dolayı bunlar benim başıma geldi. Diyordu. Ve bundan dolayı da bir pişmanlık içerisindeydi. Asma altında oturup çayımızı yudumluyorduk. Onun en büyük yardımcısı, eli ayağı her şeyi Bozoydu. Bozo; İri yarı, heybetli, kocaman boz bir merkep, Mustafa Dayı’ n sağ koluydu. Mustafa Dayı, köyün orta halli, mütevazı bir yaşamı olan biriydi. Öyle herkesin köyde zengin bildiği kişilerden değildi. Tek uğraşı elma bahçesiydi. Sabah erkenden uyanır Bozo’ya biner elma bahçesinin yolunu tutardı. Bahçede çalışır saat 09–10 civarında kışlık yakacak ihtiyacı için Bozo’ya odunu yükler üstüne de kendisi biner ve evin yolunu tutardı. Gelir gelmez tıraşını olur, duşunu alır ve hemen gelip kahveyi açar müşteriyi mağdur etmezdi. Gerçi müşterisi de fazla olmazdı, abisi Ramazan, Tık beşli Mustafa, Pir piri Hasan Dayı ve birkaç öğretmen arkadaştı. Ama müşteri olsun olmasın her zaman kahvesini açar, çayını demler asma altında otururdu. İkindi vakti sabah yaptığı işin aynısını tekrar eder bahçeye gider, akşam namazına yakın Bozo’nun sırtında odun ve odunun üstünde Mustafa Dayı, eve dönerlerdi. Bazen sorardık; —Dayı, Bozoda artık yaşlanmış, O da elinden çıkarsa senin halin ne olur. —O, benim kolum kanadım her şeyim derdi. Bozo yıllarca Mustafa Dayı’ya bu hizmeti yaptı. Bozo artık yaşlanmıştı eski gücü kalmamıştı. Yüklerin altında zorlanarak giderdi. Fazla ağır yükleri taşıyamıyordu. İşin kötü tarafı, artık Mustafa Dayı’nın gözünden düşmüş eski saygınlığı kalmamıştı. Mustafa Dayı, hayvanın bütün bu fedakârlıklarına rağmen yinede ona hiç iyi davranmayıp huysuzluk ediyor diye balkon direğine bağlayıp sopayla döverdi. Hayvana çok eziyet ederdi. Kasımın sonları havalar soğumuştu. Yılın ilk karı yağıyordu. Hafta sonuydu. Akşam yemeğinden sonra kalkıp kahveye gittim. Hemen, hemen her akşam kahveye giderdim. Kahveye gitme amacımız sohbetti. Hani derlerya; —‘Gönül ne çay ister ne kahvehane, gönül sohbet ister çay, kahve bahane’ sözünde olduğu gibi, çay kahve bahaneydi Mustafa Dayı’nın anılarını, sohbetini dinlemekti amacım. Kapıyı açtım ve içeri girdim. Kahvede yalnız oturuyordu. Her zaman erken geldiğim için kahvede kimse olmazdı. —Selamünaleyküm, dedim. —Aleykümselâm hoca efendi dedi. Bir masaya yanaşıp sandalye çekip oturdum. Pencereden, sokak lambasının ışığında yağan kar muhteşem görünüyordu. Yağan karı zevkle temaşa ediyordum. Hasta olan kızın durumunu sordum. —Aynı dedi. Değişen bir şey yok. —Allah şifa versin, inşallah iyi olur. Allah’tan ümit kesilmez. —Sağ ol hocam, sağol. Doğru söylüyorsun. Dedi. Benim dikkatimi çekmişti, sürekli anırıp duran Bozo’dan ses seda yoktu. Hiç sesi gelmiyordu. Merak edip sordum. —Bozo'nun sesi sedası bu günlerde duyulmuyor dayı, ağzını mı bağladın yoksa emekliye ayırıp içerde besliyor musun? Dedim. Onu temelli emekliye ayırdım, hocam. Dedi. —İyi etmişsin, hayvancağız zaten bunu çoktan hak etmişti. Yıllarca sizin kahrınızı çekti. Baharda eşek tüccarı Salim efendiden de güzel ve genç bir yardımcı alırsın Bozo’nun yükü de hafifler. Dedim. Yüzüme bakıp, tebessüm ederek; —Onu özgürlüğüne kavuşturdum. Dedi. —Ne yaptın? Dedim. Çay ocağına doğru giderek; —Bozo’yu Ormana bıraktım. Dedi. —Nasıııl! Dedim. Benim bozulduğumu hissedip kafasını hafifçe sallayarak; —Valla onu iki gün önce ormana bıraktım. Hocam. Dedi. Ben olanlara şaşırıp kalmıştım. İnanamıyordum. —Ya bu insanlar ne kadar sevgisiz büyümüşler. Emektar bir hayvana bu yapılır mı? Hiç mi acımadı. Diye kendi kendime sitem ediyordum. Çok sinirlenmiştim. Bazen hatalarını söyler onu eleştirirdim. Bana ses çıkarmazdı. Bundan da cesaret alarak; —Ya dayı sen ne yaptın. Dedim. Sinirlendiğimi görünce durdu. Bana baktı. Benden bu kadar tepki beklemiyordu herhalde. Şaşırdı, gözlerimin içine, içine baktı. Artık dayanamadım. —Sen hiç uslanmaz mısın? Galip’ e yaptıklarından dolayı. Başına gelenlerden ders almadın mı? Senin yüreğin hiç mi sızlamadı? Hiç vicdan azabı çekmiyor musun? Başını yere eğdi. Yüzüme bakacak gücü ve cesareti kalmamış gibiydi. İki dirseğini dizlerinin üzerine koydu ellerini bağladı ve iyice yere doğru eğilmeğe başladı. —Zavallı hayvan senin kahrını bu yaşına kadar çekti karşılığı bumu olması gerekiyordu. Kusura bakma ama hayvana hele, hele Bozo gibi bir emektar hayvana saygı duymayıp hiç acımadan kurda kuşa yem ediyorsan, senin insana da saygın olmaz. Yüce Allah’tan korkmadın mı? Bu kışın ortasında bir canlıya bu yapılır mı? Dayı. Daha dün Galip’e yaptıklarından pişmanlık duyduğunu söylerdin. Başına gelenleri ne çabuk unuttun. Beterin beteri var. Bu hayvanın ahı seni iflah etmez. Çok yazık ettin çok. Keşke bunu yapmasaydın. Mustafa Dayıdan hiç ses çıkmıyordu. O asabi adam benim, bu söylediklerim karşısında sus pus olmuş gıkı çıkmıyordu. Rengi kararmış öylece sandalyede kala kalmıştı. Ben fazla dayanamayıp çayımı yarım bıraktım ve kalkıp eve gittim. Şiddetli kar yağışı devam ediyordu. Hava çok soğuktu. Mustafa Dayı o akşam kahveyi erken kapattı. Eve gitti. Evde rahatı olmadı. Ne yapacağını şaşırmıştı. Sanki iki katlı ahşap bina üstüne, üstüne geliyordu. Nefesi daraldı. Biraz balkona çıktı. Kar yağıyor hava çok soğuktu. Lambaların ışığında yağan lapa, lapa karı izledi. Gece karanlığında balkonda sırtında pardösü hayalet gibi duruyordu. İki tane sigarayı peş peşe içti. Üşüdü ve yatağına döndü. Yatağında bir oyana bir buyana dönüp durdu. Uykusu gelmiyordu. Belli ki pişman olmuştu. Belki kızının başına gelenleri, Galip’ e yaptıklarına bağlayıp, bu olaydan dolayı da korkuyordu. Ama bu korku, pişmanlık ve vicdan azabı gibi insanı deli edebilen karmaşık duyguların birleşimiydi. Durumu çok kötüydü. Yaptıklarından utanç duymaya başlamıştı. Büyük bir pişmanlık ve vicdan azabı çekiyordu. Bunu nasıl telafi edeceğini düşünüyordu. Sabah ezanıyla beraber kalkıp ele acele üstünü kalınca giydi. Askıdaki av tüfeğini aldı çıkmak üzereyken. Eşi uyandı; —Mustafa nereye gidiyorsun? Hanım ben çok büyük bir hata yaptım, onu düzeltmeye gidiyorum. İnşallah başarırım. Eşi korkup telaşlandı. —Yine ne yaptın? Ne hatası? —Ya, hanım ben o zavallı yaşlı hayvanı, bu soğuk havada ormanda kurda kuşa yem olarak nasıl bıraktım, hala aklım ermiyor. Ben gidip Bozoyu bulup getirmesem vicdan azabından ölürüm. —Bu havada gidilmez. Dedi. Karısı. Mustafa dayı dinler mi artık hiç kimseyi. Kapıyı çekti merdivenlerden inmeye başladı. Zavallı karısı şaşkın, şaşkın ardındın baktı söz geçiremedi. Köyün içinden telaşlı, telaşlı yürüdü. Eski ipek yolu diye bilinen zemini beyaz taşlarla döşeli taşlı yolda yürümeğe başladı. Yolun beyaz zemini bembeyaz karla kaplanmıştı. Yol sağlı sollu ceviz, nar, incir ve çeşitli orman ağaçlarıyla kaplıydı. Ağaçlar kar altında, gelinlik giymiş süslü gelinler gibiydi. Köpeği Arap önde Mustafa Dayı arkada köyün yukarısında ki Elbistan köprüsüne yöneldiler. Köprüye vardıklarında oturup biraz soluklandı. Oturduğu yerden etrafı kolaçan ediyordu. Kalkıp yürüdü. Hava biraz yumuşamıştı. Köprüyü geçip karşı tarafta aramağa başladı. Yüksek yerlere çıkıp her tarafı taramağa çalışıyordu. Vazgeçti. Köprüye yöneldi. Geçip karşı taraftaki elma bahçesine girdi. Kendi elma bahçeleriydi. Çok büyük bir bahçeydi. Köyün en iyi elması bu bahçeden yetiştirilirdi. 250–300 elma ağacı vardı. Bahçenin çevresi orman ağaçları ve çalılardan yürünemezdi. Zaten tek işi bu bahçenin bakımıyla uğraşmaktı. Bakımını iyi yapar çok emek verirdi. Her türlü meyve ağacı ve asma çeşitleri mevcuttu. Nar, erik, ayva, şeftali, hurma, incir, ceviz, fındık, Antep fıstığı, kirkit üzümü vb. Tadımlık olarak ta olsa mutlaka her meyveden vardı. Birçok defa gölgesinde kebap, çiğ köfte ya da kısır yediğimiz, bahçenin hemen girişindeki kocaman asırlık ceviz ağacının altına geldi. Orda durdu. Hemen yan tarafta Bozoyu sürekli gölgesine bağladığı erik ağacına baktı, baktı hüzünlendi. Bozonun ona, onun Bozoya yaptıkları gözlerinin önüne geldi ve gözleri doldu. Sağ başparmağının içiyle gözyaşlarını hafifçe silmeye çalıştı. Toparlandı. Tekrar yürümeğe başladı. Köpeği Arap, neşe içerisinde o tarafa bu tarafa koşup, yuvarlanıp karın tadını çıkarıyordu. Oysa Mustafa Dayı, Yaptıklarından utanıp bin pişman olmuş çöküntü içerisindeydi. Bozoyu bulursam bir daha yükte yüklemem. Diye düşünüyordu. Vicdan azabının verdiği acı gittikçe artıyordu. Bu karmaşık duygular içerisinde telaşla hemen, hemen tüm ağaçların diplerine ve kaya altlarına baktı. Onu bulamamıştı. Yavaş, yavaş ümitsizliğe kapılıyordu. Böyle olunca da daha çok telaşlanıyordu. Yaşlı yüreği hızlı, hızlı çarpmağa başlamıştı. Çöktü bir taşın dibine biraz soluklanıp dinlendi. Pes etmedi onu bulmaya kararlıydı. Bahçenin yukarısında armut ağaçlarıyla meşhur Armutlu Yaylaya gitmeğe karar verdi. Rampa yukarı yürümeğe başladı. Yukarılara çıkıldıkça köy ayakları altındaymış gibi görünüyordu. Kayaları tepeleri yoklaya, yoklaya armutlu yaylaya kadar gitti. Hiç bir iz yoktu. Çok yorulmuştu. Oturup köyü seyretti biraz. Çocukluğu, gençliği ve bu yaşına kadar yaşadıkları bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçiyordu. Gençliğinde düğünde güreşirken, sakatlayıp ölümüne neden olduğu genç aklına geldi. Yaptığı hakaret ve haksızlıklar bir, bir canlanıyordu gözünün önünde. Sürekli eziyet ettiği eşi ve çocukları aklına geliyordu. Galip’ e ve sonunda Bozoya yaptıkları aklına geldi. Akli dengesini yitiren kızını hatırladı. Bütün bunların sorumlusu olarak kendini görüyordu. Adeta çökmüştü. Yapacak bir şey yoktu. Yüreğine kor bir ateş gibi düşen bu acı ve adeta beynini kemiren vicdan azabıyla baş başa kalmıştı. Uzun bir süre hıçkıra, hıçkıra ağladı, ağladı, ağladı. Ümitleri kırılmıştı. Toparlanıp ayağa kalktı. Zamanda daralıyordu. Vakit geçmiş ikindi olmuştu. Son bir umutla Armutlu yaylayı gözden geçirmeğe başladı. Aradı, aradı ama hiçbir şey bulamadı. Artık yapacak bir şey yoktu onu bulamamıştı. Kendiside aç, susuz ve bitkin düşmüştü. Dönmeğe karar verdi zaten akşama ancak köye varırdı. Yavaş, yavaş aşağı doğru yürümeğe başladı. Geldiği yoldan değil de farklı bir yoldan inmeğe karar verdi. Son bir umut belki bulurum diye düşünüyordu. Karları yara, yara iniyordu. Arada sırada oturup dinlendi. Geldiği güzergâhta da bir şey bulamamıştı. Elma bahçesine vardığında güneş batmıştı. Hava iyice soğudu. Üşüyordu. Elma bahçesinin üst tarafında bir kayanın üstüne oturup son kez biraz dinlenmek istedi. Kayanın başına oturdu. Biraz soluklandı. Bu vicdan azabıyla bir ömür boyu yaşayacaktı. Yaşlı yüreğinin bunu ne kadar kaldırabileceğini kestiremiyordu. Bu karmaşık duygular içerisinde birden Arap’ın havlama sesini duydu. Sesin geldiği yöne baktı tekrar dinledi. Arap hızlı, hızlı havlıyordu. Heyecanlandı. Yerinden kalktı yorgunluğu sanki bir anda bitmişti. Köpek 30–40 metre yukarıda bir kayanın dibinde hem karı ön ayakları ile eşiyor hem de havlayıp Mustafa Dayıya bakıyordu. Heyecanlandı. Hızlı, hızlı yukarıya tırmanmağa başladı. Köpeğin yanına varınca aradığını bulmuştu. Zavallı hayvan kardan ve tipiden korunmak için kayanın altına sığınmış ama yaşlı bedeni bu sert havaya dayanamayıp orada donup ölmüştü. Mustafa Dayı artık yıkılmıştı. Gözyaşları sel olup akıyordu. Adeta yüreği parçalanmış gibiydi. Nefes alamıyordu. Sanki bir şeyler boğazına düğümlenmişti. Diz çöktü epeyce ağladı. Toparlanmağa çalıştı. Olan olmuştu. Yapacak bir şey yoktu. Bozo’yu kar yığını ile iyice örttü. Ona karşı son görevini ancak bu şekilde yerine getirmeğe çalıştı. Yürüyecek hali kalmamıştı. Yıkılmıştı adeta. Bir ömür boyu bu acıyı yüreğinde his ederek yaşayacağını biliyordu. O ihtişamlı deli dolu Mustafa Dayıdan eser kalmamıştı. Taş yürekli Mustafa Dayının yüreği yumuşacık olmuştu. Ama olanların hiç birisini artık telafi edemezdi. Bunu biliyordu. Bu karmaşık duygular içerisinde, yaşlı bedenini yorgun ayakları zar zor taşıyordu. Eski tarihi taşlı ipek yoluna girip karanlıkta bir hayalet gibi yürüyerek köyün yolunu tuttu… İSMAİL YARAY
-------------------- MAKALE : ÇOCUK VE EĞİTİM İnsanoğlu yaradılışından günümüze kadar varlığını sürdürmek ve yaşamını kolaylaştırmak için her zaman çaba harcamıştır. Ve bu çabaları sonucunda yeni şeyleri keşfetme ve öğrenme bilincine adapte olmuştur. Diğer canlılardan farklı olarak Allah' n lütfettiği büyük bir nimet olan aklı sayesinde doğadaki tüm varlıklara hükmetmeği ve doğayı tümüyle kendi emeli doğrultusunda yönlendirmeyi bilmiştir. Milyonlarca yıldan beridir insanın bu çabasının bazı nedenleri vardır; yaşamak için rahat bir hayat, sevdiklerine sahiplenme ve onları koruma güdüsüyle hâkimiyet duygusudur. Bu duygu insanı her zaman araştırma, bulma, bulduklarını analiz edip özümleme, hayatına uyarlama, yaşamını kolaylaştırma ve yeniliklerden faydalanma bilincini aşılamıştır. Bu bilinç sayesinde insan doğaya hükmedip sürekli kendini geliştirerek günümüze kadar gelmiştir. Kendisini her zaman eğitmeyi ve öğrenerek yenilemeyi bilmiştir.
|


